Mümin Şener

Mümin Şener

E-Posta : Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

 

Geçtiğimiz yıl hac süresi boyunca birlikte olduğumuz İbrahim K. Hoca’nın ziyaretine gittim. İzmir’in Kemalpaşa ilçesinin şirin bir göçmen köyüydü. Çeşit çeşit meyve ağaçları, armut, kiraz, erik; çeşit çeşit üzümler, asmalar; rengârenk çiçekler, kestaneler, çamlar insanın içine ferahlık veren zengin tabiatıyla görmeye değer bir yerdi.
Katkısız taze bal ve arı sütüyle yapılmış kahvaltının üzerine alabalık yetiştirme çiftliğinde yediğimiz taze doğal balık ızgaradan oluşan öğle yemeği unutulmazdı. Oturduğumuz ahşap masaların altından akan nehrin çağıltısı, manzaranın büyüleyici güzelliğiyle buluştuğunda hafızalardan silinmeyecek bir tablo oluşturuyordu.
Ardı arkası kesilmeyen sorular dışında herşey çok güzeldi. Sorular, sorular, sorular... Laf arasında “sizin tanıdığınız bir doktor ziyaretinize geldiğinde köyün tüm hastaları başına toplanıyor ve akşama kadar sorular sorup hastalıklarınızı mı anlatıyorsunuz” desem de karı olmadı. Güzelim öğle yemeği bile bu sorular eşliğinde gerçekleşti. Nehrin çağıltısını dinleme arzum; gölgenin, esintinin tadını çıkarma hevesim soruların tesiriyle dağıldı. Ama her şeye rağmen güzellikleri farketmeye çalışıyor “bu tür küçük, can sıkıcı olayların bu güzel günü gölgelemesine izin vermemeliyim” diyerek kendime telkinlerde bulunuyordum.
Durumun azizliğini farkeden İbrahim Hoca, zaman zaman araya girerek konuyu değiştirmek istese de başaramıyor, soru yağmuru dinmiyordu.
Sıkıntımı gizleyemez olmuştum. Topluluğun içinden pala bıyıklı, gür sesli, çatık kaşlı birisi tüm ciddiyetini sesine yükleyerek “Hocam biliyorum iyice sıkıldınız, haklısınız, sizi sıkboğaz ediyoruz. Ama biz her zaman böyle soru soracak birisini bulamıyoruz. Hazır gelmişken soralım diyoruz. Bir soru da ben soracağım. Benden sonra daha kimse soru sormaz” diye konuşmaya başladı… “Hocam benim adım Hasan. Köylüler bana Saddam derler. Bu köyün en fazla meyvesi ve arazisi bendedir. Benim sorum şu olacak. Eğer bu soruyu da bilirsen vallahi helal olslun. Şimdiden söylüyorum büyük hocasın. Dile benden ne dilersen” dedi.
İbrahim Hoca kaşla göz arasında kulağıma eğilerek Saddam hakkında bazı özel bilgiler fısıldayıverdi: “Hocam dikkat edin! Pomaktır. Biraz inattır ama caminin emektarlarındandır. Sizi denemek için soruyor. Bilemezseniz yandı gülüm keten helva. Bilirseniz imtihanı kazandınız demektir. Ondan sonra ‘dileyin benden ne dilerseniz’ der hazırlıklı olun” dedi.
Saddam Hasan, bilgiç bir edayla “Hocam, herkes bir şeyler sordu. Ben, eski kitaplardan soracağım. Nice hocalara sordum, adamakıllı bir cevap alamadım. Belli ki okumuşsun. Sorumun cevabını bilirsen seni burdan köye başımın üstünde götüreceğim” dedi.
Vaziyet riskliydi. Akşama kadar konuşmuştum. Tarihten, edebiyattan, fıkıhtan, tefsirden hatta zaman zaman ticaretten bile bir yığın bilgi paylaşmış ev sahiplerimizle sohbet etmeye çalışmıştım.
“Sorum şu dedi Saddam: Hocam, Hazreti Nuh’un gemisi var. Bunu biliyoruz. Allah için söyle bana, Hz. Nuh, bu gemiyi hangi ağaçtan yaptı?
Bu soru, sıcak ve samimi sohbet ortamına buz gibi bir hava estirdi. Bazıları “yine yaptı yapacağını” der gibi bir bana bir Saddam’a baktı. İbrahim Hoca, biraz kızmış biraz kızarmış bir yüzle “Valla Hocam, size söylemiştim. Saddam bu, ne yapacağı belli olmaz. Ama inşaallah siz, dâhiyane bir cevapla bu durumdan kurtulursunuz. Siz kurtulursanız beni de, kurumu da kurtaracaksınız haberiniz olsun. Yoksa ‘Diyanette adam yok. Basit bir soruyu bile bilemiyorlar. Ne varsa Yaşar Nuri’de var’ diye muhalefet edip gezecek” diye söylendi…
Soru, koca bir kaya gibi önüme yuvarlanır yuvarlanmaz beynimde şimşekler çakmış, fırtınalar kopmuştu. Gemi, gerçekten gemimimiydi… Büyüklüğü ne kadardı, sadece hayvanlar mı gemiye çifter çifter alınmıştı… Eşek içeri nasıl girmişti… Şeytanı içeri o mu sokmuştu? Bunun gibi yüzlerce soruyla muhatap olmuştum ama bu soruyla hiç karşılaşmamıştım. Böyle bir soru ne aklıma ne de başıma gelmişti. Bir yandan vaziyeti kurtaracak ince-kıvrak cevaplar arıyor bir yandan dolgu sözlerle zaman kazanmaya çalışıyordum: “Saddam Bey vallahi çok zekisiniz. Sizin böyle esrarlı bir soru soracağınızı tahmin etmeliydim. Başka kimin aklına gelir. Bu soru harika bir soru. Allah senden razı olsun” derken bir şeyler oldu. Göğsüm açıldı. Tufanı boşaltan gök kapıları delindi, sular fışkırtan yer kapıları açıldı da bana Cenab-ı Allah katından bir cevap ilham oldu.
Aklıma gelen cevabın zevkiyle bir an gülümsedim ve mutluluktan içim içime sığmaz bir hisle meclise dönerek “Hepinizi temin ederim, şu an benim söyleyeceğim cevabı ilk defa duyacaksınız. Hiç kimse hiçbir kitapta bu ilmi okumamıştır. Bu konuyu çok derin bir hocadan öğrenmiştim. Çok az insan ancak böyle bir soruya cevap verebilir” diyerek dikatleri üzerime çektim. Bu arada İbrahim Hocaya “Üstadım, için rahat olsun. Vaziyeti kurtardık. Hatta üstüne üstlük bir de alacaklı çıkacağız” diye teskin ettim.   Sonra başladım anlatmaya:
“Sevgili Kardeşlerim, Cenab-ı Allah, Hazreti Nuh’a bir gemi yapmasını emrettiğinde Hz. Nuh, ‘Nasıl yapayım, hangi ağaçtan yapayım, büyüklüğü ne kadar olsun?’ diye günlerce düşündü. Sonunda geminin tek bir ağaçtan yapılmasını doğru olmadığına karar verdi. Geminin direklerini kestaneden, yan atkılarını elmadan, tahtalarını kirazdan, kazıklarını armuttan, çivilerini erikten, bağlantılarını iğdeden, ara dolgu tahtalarını cevizden yaptı. Ayrıca şimdi sayamacağım bin bir çeşit ağaçtan faydalandı. Bu ağaçları kamışlarla birbirlerine bağladı. Aralarına su girmesin diye arpa, buğday, yulaf sapları sıkıştırdı. Mısır koçanlarıyla delikleri tıkadı”
Bunları söylerken biraz muzip biraz ciddi bir edayla “Durun daha bitmedi. Sular çekilip gemi karaya oturduğu zaman bu meyve ve sebzeler, Yüce Allah’ın izni ve inayeti ile bulundukları yerde yeşerdiler. Çiçek açıp meyveye durdular. Böylece meyve ağaçları, sebzeler ve diğer bitkilerde tufandan kurtulmuş oldular.
Bu sözlerim üzerine İbrahim Hoca dayanamayıp “Hocam, vallahi harikasın. Bu sorunun altından başka türlü kalkılmazdı. Yetti de arttı bile” dedi. Duyduğu cevaba memnuniyetini saklamayan Saddam ‘her zaman böyle oldu en orijinal soruyu ben sorarım’ diyen bir yüzle “Çok hocaya sordum. Hiç biri böyle olgun-dolgun cevap veremedi. Hocam hakikaten bu işi biliyorsun. Allah razı olsun. Allah ilmini artırsın” diyerek o son cümlesini tekrar etti: Dile benden ne dilersen”