Mümin Şener

E-Posta : Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

 Ben on çocuklu bir ailenin altıncı çocuğuyum. Gençliğim darbe paşası Kenan Evren’in dayattığı, bol mahalle baskılı doğum kontrolü yıllarına rastladı. Bu yüzden “kaç kardeşsin” sorusu canımı sıkar, cevap verirken hep sıkıntı çekerdim. Çünkü o gün konuşulanlara bakılırsa“akıllı aileler en fazla üç çocuklu olurdu. Eğitimli, görgülü insanlar böyle “koyun sürüsü” gibi yapıp sokağa salıvermezdi. Hem üç-beş tane çocuğu rastgele yetiştirmektense, bir tane, ama adam gibi yetiştirmek daha önemliydi”. Bu düşünceler yıllarca fikirlerimizi ütüledi.

O yılların en büyük mağduru hiç şüphesiz on çocuk büyüten babamdı. Bu dünyadan Kenan Evren’e lanet okuya okuya göçüp gitti. On çocuğu olduğu için maaşını alırken verilen bir-kaç kuruşluk fazla çocuk parası, darbe sonrası üç çocuğa sabitlenmiş; on çocuk sahibi olan babam, her ay üç çocuk parasına mahkûm edilmişti. Babam bu zoraki durumu bir türlü hazmedemiyordu. Bu aptalca ve izahı zor uygulamayı ömrü boyunca affetmemiş, her söz açıldığında lanet okuyarak anmıştır.

On çocuk büyüten ve her fırsatta “Allah verseydi de daha çok olsaydı” diyen merhum babam ve selametlik annem, bir gün bile bu sayı meselesini kafalarına takmamışlar; ne eziklik ne de gurur vesilesi yapmamışlardır. Aksine; “veren O, alan O” teslimiyetiyle kabullenmişlerdir.

Kızımın köpeklerinin hikâyesine gelince;

İzmir-Güzelyalı semti, diğer bölgelere nispeten zengin ve eğitimli insanların yaşadığı bir muhittir. Neredeyse her evde bir köpek beslenir. Başka bir ifadeyle köpeklerin sayısı çocuklardan daha fazladır. İş çevresinden bazı arkadaşlar zaman zaman “senin o mahallede ne işin var, artık sen de bir köpek alırsın” gibi sözlerle takılıyorlar. Ben de “sizin haberiniz yok. Herkesin bir köpeği var ama bizim evde iki köpek var” diyorum. Şaşırıyorlar. Nasıl yani der gibi şaşkın gözlerle bakıyorlar. Alay edip etmediğimi anlamaya çalışıyorlar. “Evet! N’olur inanın bana! Bizim evde iki köpek var. Kızım Zeynep var ya onun iki tane köpeği var” diyorum. Sonra da ekliyorum. “Birisi annesi, birisi de babası, yani ben” diyorum.

On çocuk yetiştiren babam ve annemle karım ve kendimi kıyasladığımda, karım ve ben kızımızın köpeği gibi görünüyoruz. Onun her dediğini yapan; her an emrine amade, bir dediğini iki etmeyen, peşinden ayrılmayan; onu memnun etmek için havlarcasına sürekli dil döküp yalvaran, gece gündüz demeden onun her arzusunu yerine getirmeye şartlanmış eğitimli iki köpek. Başka türlü vaziyetimi izah edemiyorum. “Yalnız ve yarensiz bir çocuğun” anne-babası olmanın “köpek gibi” bir şey olmak olduğunu düşünüyorum.

Şimdilerde hükümet yetkililerinin “üç çocuk” meselesini durup durup tekrar gündeme taşıması, babam gibi biçareleri ister istemez kahramanlaştırırken karım ve benim gibi çalışan, sabit gelirlileri de iyice zavallılaştırıyor. Artık kardeş sayımız sorulduğunda alnı açık-başı dik bir şekilde ve gururla “On kardeşiz. Hepimizde sağlıklı ve eğitimliyiz…” diyebiliyorum. Fakat kaç çocuğun var denildiğinde sesim kısılıyor, kendimi güçsüz ve zavallı hissediyorum…

(Açık yürekli bir dipnot olarak söylemek gerekirse her konuşmasında üç çocuğa vurgu yapan Başbakanımızın, bir zamanlar bütün imkânsızlıklarına rağmen dini ve milli duygularla bu büyük yükü yüklenip üç çocuk parası alarak on çocuk yetiştiren babam ve babam gibilere bir özür borcu var. Ayrıca vaziyeti elle tutulur, gözle görülür bir şekilde teşvik ve takdir destekleriyle sıradan bir söylem olmaktan çıkarmalı ve uygulanabilir bir hale getirmelidir.)