Mümin Şener

Mümin Şener

E-Posta : Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
19 yaşındaydım. Sivas ilimizin bir köyünde imam-hatip olarak görev yapıyordum. Vazifeye başlayalı neredeyse bir yıl olmak üzereydi. Köylüler cömert ve yardımseverdi. Yeni görevime çabuk alışmıştım. Muhtarın ilk günlerde yaptığı uyarıları hiç aklımdan çıkarmıyordum. “Aşk-meşk işlerine karışmayacaktım. Sorulmayınca söylemeyecektim. Bir de köydeki gençlere uymayacaktım.” “Zaten bunlarda akıl olsa köyde kalmazlardı” (!) demişti sözlerinin sonunda.
Vazifemi severek yapıyordum. Ezan okumayı, insanların önüne geçerek cemaatle namaz kılmayı, günler öncesinden hazırlanarak kürsüden insanlara bir şeyler öğütlemeyi seviyordum. Biraz da “baba mesleği” olduğu için cami hizmetlerine çocukluğumdan aşinalığım vardı. Köyde öylesine dolaşırken bile kürsüden ne konuşacağımı, cuma hutbesinde ne okuyacağımı düşünüyor, köyün ve köylünün nabzını tutmaya çalışıyordum.
Tayinim çıkınca ailem çok sevinmişti. Hatta annem parmağıma bir yüzük bile ayarlamıştı. Gittiğin yerde başka türlü seni rahat bırakmazlar. Soranlara “nişanlıyım” dersin diye de idare-i maslahattan sayılabilecek tavsiyelerde bulunmayı da ihmal etmemişti. Göreve ilk başladığım günlerde, hem imam-hatiplik vazifesinin hem de benim izzetime halel gelmesin diye annemin idareten parmağıma taktığı o gümüş halkayı hala saklarım.
Namazlardan artakalan vaktimi kitap okuyarak geçiriyordum. Özellikle köye gelirken abimin kitaplığından aldığım Necip Fazıl serisi benim için can yoldaşı oldular. Hele “Çile”yi ezberlemiştim. Hatta kendimi çile adamı gibi görmeye başlamıştım. Necip Fazıl’ın gençliğe hitabesinde ifade ettiği gibi “Kim var?” diye seslenilince, sağına ve soluna bakmadan “ben varım!” cevabını verecek birisi olmayı düşlüyordum. Bu hissiyatın içimdeki aksi ve davranışlarıma kattığı olgunluk kısa sürede cemaat arasında benim için saygın bir yer açmıştı.
Gençlerin oyun-eğlence davetlerine pek kulak asmıyordum. Futbol oynamak, voleybol oynamak, ava gitmek, yazın dere boyuna yürüyüş yapmak; hatta haftada bir defa yaptıkları bağlama şölenine katılmak için can attığım halde muhtarın uyarıları aklıma geliyor ve hep uygun mazeretlerle bu teklifleri geri çeviriyordum. İmamlığın manevi şahsiyetine zarar verecek bir davranışta bulunmaktan çekiniyordum. Nihayet küçük bir köydeydim. Kimin evine davet edilsem akşamdan sabaha köylünün haberi oluyordu.  Elimden geldiği kadar bu davetlerde mesafemi koruyarak Kur’an-ı Kerim okumaya, sohbet etmeye; tarihten, sahabe hayatlarından hatıralar anlatarak köylünün gündeminde kaybolmamaya çalışıyordum.
Yeni bir yol keşfetmiştim. Bulunduğumuz ortamda insanlar birbirlerinin aleyhinde dedikodu yapmaya başlayınca rahatsızlığımı açıktan söylemek yerine “sen askerliğini nerde yapmıştın beyamca” diye soruyordum. Zihinleri, bu küçük hatırlatmanın ardından askerliğin cezbeli hatıralarına kapılıyor ve konu kendiliğinden değişiyordu. Daha sonra içlerindeki bazı nüktedanlar bu durumu kendi aralarında da uygulamaya başladılar. “Hocanın dediği gibi sahi sen askerliği nerde yapmıştın emmi” diyerek vaziyetten eğlence çıkarıyorlardı.
Köyde vazifeden arta kalan vaktimi en çok paylaştığım insanlardan birisi Musa Amca idi. Onun bana gösterdiği yakınlığı daha içten ve saygıdeğer buluyordum. Kendisi gibi yaşlı ve çilekeş Hanımıyla birlikte yaşayan Musa Amcayla bir birimize can şenliği olmuştuk. Köyle gençliğinden kalma bir alışkanlıkla Pala Musa diyordu. Osmanlı adamdı. Beni kapıda görünce onca yaşına aldırmadan yerinden kalkar saygıda kusur etmezdi. Hemen sevgi ve saygının içiçe girdiği bir telaşla ayşe teyzeye doğru seslenir “hanıııııııııım bak hocabey geldi, getir, ne var ne yok koy şuraya! Çay yap kahve yap bize bir ayran yap!” diye hepsini bir arada sayardı. Yaptıkları arasında en hoşuma gideni oturduğu yerden kalkıp çeki düzen vererek bana güzel bir yer hazırlamasıydı. Bunu yaparken içtenliği ve alçakgönülüğü sözle ifade edilecek gibi değildi. O gün bu gündür kendimden yaşlı herkese Musa Amca gözüyle hürmet ederim. 
Dört oğlu vardı. Üçü İstanbul’da ticaretle uğraşıyordu. Biri de Sivas’ın başka bir kazasında müftüydü. Müftü olan zaman zaman babasının yanına ziyarete gelir ayaküstü bir uğrar; halini hatırını sorar, “bir diyeceğiniz var mı?” der, giderdi.
Günde beş defe görüştüğüm, kıymetli cemaatim Musa Amcanın oğlu olması bir yana, müftü olması hasebiyle görüşmek ve kendisine saygılarımı sunmak istiyor, fakat sebebini bilemediğim bir mesafeden dolayı buna imkân bulamıyordum.
Günler günleri, haftalar haftaları kovaladı. Bir cumartesi günüydü. Bir öğlen namazı sonrası yine Musa Amcayla oturmuş avlunun bir kenarında çaylarımızı yudumlarken müftü olan oğlu Ahmet geldi. Kısa bir hasbihalden sonra yine o soğuk ve sessiz mesafe kendisini göstermeye başladı. “Nasılsınız iyimisiniz” dememe bile fırsat vermeden “sağol hocaefendi sağol! Sen ne yapıyorsun? Vazife nasıl gidiyor?” diye kısa sorularla geçiştiriyordu. En acısı da yüzüme bakmadan konuşmasıydı.
Musa Amca hiçbir şey yokmuş gibi benimle konuşmaya yarenliğini ara vermeden devam ettirmeye çalışıyor hatıralarını hayallerini şikâyetlerini anlatmasına devam ediyordu.
İkindi namazı iyice yaklaşmıştı. Durumu hisseden Müftü Ahmet Bey yine yüzüme bakmadan “Hocaefendi vakit nasıl? Ezanı kaçta okuyorsunuz?” dedi. Ben de “İzniniz olursa kalkmak istiyorum Hocam, vakit yakın. Ağır ağır camiye doğru gideyim, gelen olur” dedim. Bunun üzerine davranan Musa Amca, oğlu Müftü Ahmet Beye dönerek “Hadi kalk! İbriği leğeni getir de biz de abdestimizi alalım” dedi. Müftü Bey ibriği leğeni getirmek için kalkınca Musa Amca bana dönerek “Bekle, Hocam bekle! Abdest alalım da birlikte gidelim” diyerek beni kolumdan tutup yeniden oturttu.
Çok geçmeden Ahmet Bey elinde su dolu ibrik ve boş bir leğenle döndü. Musa amca yavaş yavaş kollarını sıvarken Müftü Beye dönerek “Sen önce Hocamın suyunu dök! O abdestini alsın! Ben sonra alırım” dedi. Ahmet Bey imalı bir şekilde “Yahu Baba! O genç adam, kendi abdestini kendi alır” deyince Musa Amca hiç fırsat vermeden “Dök! Dök evladım! O sıradan birisi değil ki! Bizim köyümüzün imamıdır. Sen suyu dök! Hocam abdestini alsın. Hem unutma yavrum saygı görmenin yolu, saygı göstermekten geçer” dedi. Bunun üzerine ben araya girerek “Yapma Ali Amca! Ben kendi abdestimi alırım. Hatta gidip bol suyla camide alacağım” diyerek yerimden kalkmaya yeltendim. Hemen eliyle iki omzuma çökerek “Olurmu hiç hocam!” dedi. “Allah sizin yokluğunuzu göstermesin! Siz gönlümüzün şenliği evimizin bereketisiniz. Sen abdestini al birlikte gidelim” diyerek kararından vazgeçmedi. Müftü Bey, daha fazla itiraz etmeden olgun bir edayla abdest suyumu dökmeye başladı. Önce ben abdest aldım. Sonra suyu ben döktüm, o abdestini aldı. Musa Amca dört başı mamur bir sevinçle “Hadi şimdi gidip namazımızı kılalım” dedi. Hep birlikte caminin yolunu tuttuk. O gün müezzinlik görevi bana düşmüştü…
Musa Amcanın, Müftü Beye dönerek kararlı bir edayla söylediği “Unutma oğlum! Saygı görmenin yolu, saygı göstermekten geçer” sözü hala tüm canlılığıyla kulaklarımda çınlar.