Mümin Şener

Mümin Şener

E-Posta : Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

 

“Alo fetva”da görevliyim. Haftada iki gün telefon başında oturuyor gelen sorulara cevap veriyorum. Bazı günler hiç telefon çalmadığı oluyor. Bazen ise telefonlar bütün gün hiç susmuyor. Böyle günlerde “alo buyurun” diyerek ahizeyi kulağıma yapıştırmaktan kulaklarım kızarıyor.
Her yaş kesiminden sapıklarım var; düzenli olarak telefon açıp aynı soruyu soruyorlar. Önceleri beni sınadıklarını sanıyor aynı ciddiyette cevap veriyordum. Zamanla cevapla ilgilenmediklerini, sadece konuşmak için böyle yaptıklarını farkettim. Bunlardan bir tanesi Cuma namazı sapığım. Her Perşembe günü öğleden sonra Cuma namazının kaç rekât olduğunu soruyor. “10 rekâttır” diyorum. “O zaman biz neden 16 kılıyoruz. Bin yıldır bu memlekette…” diye başlayarak hiç değiştirmediği konuşmasını sabırla dinliyorum. Konuşma bittiğinde sükûnetle ve iyi dileklerle telefonu kapatıyor. 
Aktörlerim var. Sanatkârane bir üslupla senaryolar yazıp “bir arkadaşım var, bir akrabam var, bir müşterim var, benim bir tanıdığım var” diye başlayarak oluşturdukları ilgi çekici senaryolarla kendi sorularına başkasının adına cevap arıyorlar.
Yurt dışından takip edenlerim var. Almancı diye tek kalemde geçmeye çalışsak da hepsi almancı değil. Kimi hollandacı kimi fransacı. Hepsinin sorunlarını birbirine benziyor. Kadınlar kocalarından gizli saklı biriktirdikleri altınların zekâtını soruyorlar. Erkekler karılarından habersiz büyütmeye çalıştıkları çocukların akibetini…
Yaşlı teyzelerim var, televizyondaki her tartışma programını izliyorlar. Buralardan derledikleri soru ve sorunları bazen daha da büyüterek “filan hoca böyle dedi, filan hoca şöyle dedi” sözleriyle kendilerine taraftar arıyorlar. Kanaatlerine uygun cevap alamadıkları zaman soruyu başka bir zaman kipiyle yeniden sorarak bana da onaylatmaya çalışıyorlar. Teyzelerim çeşit çeşit. Kimi yalnızlıktan muztarip, kimi kalabalıktan. “Bir sorum var” deyip tüm hayat hikâyesini anlatmasına rağmen sorusunu soramayan, gelinine beddua edip âmin bekleyen teyzeler. Aralarında komşusunun kedisini kısırlaştırmak isteyecek kadar kedi düşkünü de var, evdeki hamam böceklerini öldürürsem günah olur mu? Diyen merhametperesti de.
Hastalıklı amcalarım var. Sağlık sorunlu amcalar.  “Bir damla idrar kaçınca abdest bozulur mu? endişesini taşıyan hassas ibadetçiler.” “Bu yıl fıtır sadakası kaç para? Kardeşime zekât verebilir miyim? Kestiğim adaktan oğlum yiyemiyormuş, gelinim yiyebilir mi?” diye soran ayrıntıcı amcalar. Bunlar arasında borcunu alamayacağına kanaat edince “zekâtıma saysam olur mu” diyenler de hayli yekün tutuyor. Ayrıca oğullarıyla başı belada olup “Mirasımdan mahrum bıraksam dinen yasak mı?” ya da “Okuttum, evlendirdim, askerliğini de yaptırdım. Hala bunun borcunu ödemek zorunda mıyım?” diyenler de var.
Delikanlılar var. Temiz kalpli gençler. “Kız arkadaşımla cinsel ilişkiye girmek istiyoruz ama zina yapmak da istemiyoruz. Evlenmeden ve zina etmeden bunun bir yolu yok mu?” diye soran safdiller. Başka birisiyle kaçan ve dört ay onunla birlikte yaşayan karısını “Aradan dört ay geçti. Şimdi bana dönmek istiyor. Ben de istiyorum. dönse dinen bir sakıncası var mı?” diyen namus meraklısı gençler.
Ben bu sorular sayesinde her gün yeniden doğuyorum. Doğup büyüdüğüm ülkemle her gün yabancılaşıyor, her gün yeniden tanışıyorum. Bu telefonlar sayesinde hayatı daha derinden kavrıyor, kitaplarda yazmayanları öğreniyorum. Köklerinden kopan koca bir çınarın hatta kütüğe dönüştüğünü görüyorum. Telefonlarla gelen bu sorular, beni zaman zaman neşelendirip güldürseler de çoğunlukla hüzünlendirip acı veriyorlar.
Biraz önce yine bir telefon çaldı. “Buyurun” dedim. “Hocam, iyi günler” Bir sorum olacaktı.” “Buyurun, dinliyorum” dedim.
Sesin sahibi, rahat ve anlaşılabilir bir tonla konuşuyordu. “Hocam ben beş vakit namazını kılan birisiyim. Elhamdülillah halim vaktim yerinde. Kıyıda köşede biraz birikmişim var. Geçen gün bir yakınım beni aradı. Kuşadasında satılık bir domuz çiftliği varmış. ‘Senin elin rahat, durumun iyi… Alırsan iyi olur. Çok iyi kar bırakıyormuş, hazır müşterisi olan iş’ dedi. Fakat işin içinde domuz olunca biraz kafama takıldı. Bir hocaya sordum. Daha doğrusu birkaç kişiye sordum ama ikna olmadım. Verdikleri cevaplar pek aklıma yatmadı. Sizin telefonunuzu bizim işhanındaki mescidim hocası verdi. Dediğim gibi ben, beş vakit namazını kılan birisiyim. Bizim işimiz ticaret. Kendimiz yiyecek değiliz. Sadece yetiştirip otellere turistik restoranlara satacağız. Bu domuz çiftliğini alsam dinen bir sakıncası var mı? Tabi biz müslümanız bizim domuzla işimiz olmaz. Ben sadece işletmesini üstelenceğim. Müşteriler çoğunlukla gezmeye gelen, otellerde kalan Hristiyanlar. Bu konuda siz ne dersiniz?”
Soru gayet açıktı. Telefonun diğer ucundaki sesten vaziyeti kestirmeye çalışıyor, genel ifadelerle kuşatıcı bir cevap vermem gerektiğini düşünüyordum. “Bakınız Beyefendi! Dinimiz şüpheli şeylerden sakınılması gerektiğini öğütler. Domuz etinin haram olduğunu sizler de biliyorsunuz. Derisi, kılı gibi diğer organlarının kullanılması da tartışmalıdır. “Ama hocam” diye söze girdi Telefondaki… “Haram olduğunu ben biliyorum. Dediğim gibi… Biz kendimiz yemeyeceğiz. Derisiyle, kılıyla, tüyüyle bizim işimiz olmaz” dedi ve sustu. “Helaldir, işletebilirsiniz. Bir sakıncası yok” dememi bekliyordu. Soruyu hafifleterek beni ikna etmeye çalışıyordu. Sözü alıp “Bakın Beyefendi! Sizin söylediklerinizden ben şunu anlıyorum. Bir yerde bir umumhane var. Oldukça karlı bir iş. Siz orayı işletmek istiyorsunuz. Ama ‘Benim fahişelerle işim olmaz. Ben sadece işleteceğim’ diyorsunuz. Doğru mu?”
Ben, bu açık soruma cevap beklerken telefonun diğer ucundaki beş vakit namaz kılan ama domuz çiftliği satın almak isteyen ses ne demek istediğimi anlamış olmalı ki hiddetli bir şekilde “Ne alakası var ya! Benim sorumla sizin söylediklerinizin ne alakası var!” diye telefonu yüzüme kapattı.
Telefonlar fırsat bekliyor, biri susunca diğeri başlıyordu. Soru sağanakları arasında öğle yemeği vakti gelmişti.
Aklım hala “domuz çiftliği” sorusundaydı. Kendi kendime mülahazalara dalıyor “acaba o örneği vererek kıyas yapmakla hata mı ettim” diye hayıflanıyordum. Cep telefonum çaldı. Gözlükçülük yapan bir dostum arıyordu. Hem Kur’an talebem hem de hac arkadaşımdı. Elimde olmayan bir sevinçle telefonu açtım.
“Alo Hacım nasılsın?”
“Sağolasın Hocam! Elhamdülillah, bir yaramazlık yok. Sizler nasılsınız, iyi misiniz?”
“Allah razı olsun kardeşim. Allah’a çok şükür, bir şikâyetimiz yok.  Sesinizi duyduk, daha iyi olduk. Müftülükteyim. Malum, bu gün alo fetva nöbetim var. Gel bir kahve içelim.”
“Yok, hocam sağolasın. Ben aslında kahve değil de sizi yemek için aradım. Vaktiniz varsa bu tarafa uğrayın da öğle yemeğini birlikte yiyelim.”
Bu beklenmedik yemek teklifini tereddütsüz kabul ettim. Yarım saat sonra Köfteci Salih’te görüşmek üzere vedalaştık.
Köftelerimizi sipariş ettikten sonra havadan sudan konuşurken “Hocam dur! Asıl meseleye gelelim. Bir arkadaşımın küçük bir sorunu var. Dertli dertli dolaşıp duruyor. Ben de sizden bahsettim. Bilginizden, anlayışınızdan bahsettim. Size bir sorusu var. Müsadenizle onu da çağırayım, hem tanışır bir köfte yeriz hem de sorusunu sorar. Çok iyidir. Namazlarını hiç aksatmaz.” diye arkadaşını methederek telefonunu açtı.
“Selamünaleyküm Orhan, biz şu an Hocamla birlikte Köfteci Salihteyiz. Senin köfteyi de sipariş ettim. Sen gelene kadar hazır olur. Gel, hem birlikte yemek yiyelim hem de seni hocamla tanıştırayım. Bu arada sorunu da sorarsın” diye arkadaşını yemeğe davet etti.
Orhan, köfteler gelmeden gelmişti. İş yeri yakın olmalıydı. Uzun boylu, güleç yüzlüydü. Pahalı giyimi ve siyah jöleli saçlarıyla bakımlı görünüyordu. Tebessümle selam verip masada kendisi için ayrılan yere oturdu.
“Hocam tekrar selamünaleyküm ben Orhan, Oktay’ın arkadaşıyım. Beni iyi bilir. Yirmi yıldır aynı sokakta çalışırız. Taa çıraklıktan beri birbirimizi biliriz. Bu günlerde bir sıkıntım var. Oraya buraya koştururken sizden bahsetti.”
Tam bir iş adamı edasındaydı. Kaybedecek vakti yokmuş gibiydi. Enine boyuna tanışmadan söze girdi. “Bu günlerde bir sıkıntım var hocam. Kime sorduysam ikna edici bir cevap alamadım. İçim içimi yiyor. Keşke kimseye sormadan içimin sesini dinleseydim. Şimdi hocam, konu şu. Kuşadasında satılık bir domuz çiftliği var. Oldukça karlı bir iş. Gittim baktım. Avrupa ayarında bir çiftlik. Yapan, özenerek yapmış. Ama kredi çektiği için yürütememiş. Acilen satıyor. Ben burayı almak istiyorum. Oktay da dâhil arkadaşlarım “Bir sor, dinen bir sakıncası var mı yok mu?” dedi. Ben de bildiğim hocalara sordum. Hatta bu gün Müftülüğü bile aradım”
Ben, hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi araya girip “Yaa! Öylemi? Müftülükten ne dediler” dedim.
“Yahu hocam sorma! Orada kafayı yemiş birisi var. Aptalın birisi olmalı. Domuz çiftliği açmakla umumhane ya da meyhane açmayı bir tutuyor. Bir de kalkmış diyor ki ‘domuz çiftliği açarım ama domuz eti yemem demek, umumhane açarım ama fahişelerle işim olmaz demektir’ diyor. Bunların ne alakası var. Değil mi Hocam!?” deyince söz sırası bana gelmişti. Sakin bir ses tonuyla “Orhan Bey! Müsadenizle önce ben de kendimi tanıtayım. Bu gün Müftülükte telefonunuza çıkan ve size bu kıyaslamayı yapan o kafayı yiyen aptal benim” dedim. Ortalık birdenbire buz kesti. Masadaki herkes aradığı cevabıbulmuştu.
Oktay iki kolu iki yanında, ağzındaki lokmayı yutmaya çalışıyordu.
“Ne umdum ne buldum” diye buna deniyor galiba…